”Seni mümkün olduğunca uzağa ve olabildiğince geniş bir şekilde seyahat etmeye teşvik ediyorum. Gerekirse yerde uyu. Başkalarının nasıl yaşadığını , nasıl yediğini ve yemek yaptığını öğren. Bu hayat döneminde seyahat edebilmek ve çalışabilmek için alınan borç para , tartışmasız biçimde herhangi bir öğrenci kredisinden çok daha iyi bir yatırımdır. ”şeklinde ifade eder A.Bourdain.
Seyahat planlaması yapmak özellikle üniversite döneminden itibaren büyük zevk aldığım bir konu. Gidilecek yer ile alakalı olarak öncesinde yapılan hazırlıklar, heyecanı tetikleyen ve yolculuğunuz boyunca sizi diri tutan mühim noktalar arasında.
Gideceğiniz coğrafyada hem tarihi hem de gastronomi anlamında çeşitliliğin olması , zihin ve damak hafızasının iştahını aynı zamanda coşkusunu arttırıyor.
Arkeolojik kazılar ile günümüzden 12.000 yıl öncesine ait bir topluma ait özel yaşam ünitesine ait büyük kültürel nimetleri görmek kimi neden heyecanlandırmasın ki!
Erken saatlerde ayak bastığımız Peygamberler şehri Şanlıurfa il sınırları içerisindeyiz. Heyecan katsayısı ayak basmamız ile tepe noktaya ulaşıyor.
Bunun önemli nedenlerinden birisi de Göbeklitepe ve Karahantepe’ye bir an evvel görme arzumuz.
İlk olarak Karahantepe’ye doğru yola çıkıyoruz. Bu bölgeye geçerken toprağın rengi de farklı bir renk alıyor.
Tertemiz, güneşli bir havada çıplak coğrafyasını izleyerek Urfa yolunda ilerliyoruz. Bu toprakların çıplaklığının bir sesi var adeta…
Yolun akışı açlığımızı unutturmuş olsa gerek; midemizin sesli çığlığını fırından alınan lezzetli yöresel unlu mamüller ile biraz bastırıyoruz.
Nihayet gezinin ilk noktası olan Tek Tek Dağları Milli Parkında aracımızı park ediyoruz. Tek Tek Dağları M.Ö 10.000-12.000’lere uzanan Epi-Paleolitik Döneme ait çok önemli kalıntıların bulunduğu bir bölge burası.
2007 yılında Milli Park ilan edilmiş. Karahantepe , Göbeklitepe kadar büyük bir ören yeri. Yaklaşık 10.500 yıl önce konulduğu gibi duran T şeklinde Dikmetaşlar hakikaten büyük bir heyecan yaratıyor. Birbiri ile çağdaş olduğu düşünülen mimari kalıntılar adeta sırayla kazılarını bekliyor. Tarihin gizemini aralamayı. Kazı alanı içerisinde biraz dikkatle baktığınızda gözünüzün alabildiği alanda baş vermiş T kalıntılarını görebiliyorsunuz. Kazı alanı gezimizi büyük bir merakla acele etmeden tamamlıyoruz.
Karahantepe kazı alanına çok yakın bölgede yerleşik olan vakur Mehmet Amca’nın ikram ettiği kaçak çayı yudumluyoruz. Biz çayımızı yudumlarken Mehmet Amca Adıyaman Çelikhan tütününü itina ile hazırlıyor. Bizlere de ikram ediyor. Tütün kokusunu bilmeyenler sadece koklaya da bilirler. Koku en derin hafıza malum. Kadir İnanır’a benzetilmekten hoşlanmayan misafirperver gerçek bir yöre insanı. Burada sohbetimizi tamamladıktan sonra Göbeklitepe’ye doğru yol alıyoruz. Aracımızı tur otobüslerinin olduğu noktaya park edip Göbeklitepe’ye uzanan tarihsel dönemleri içeren tanıtım bölümünü öncelikle gezmeye başlıyoruz.
Burası geçmiş dönemlere ait haritaların yanı sıra mızrak , bıçak v.b aletleri inceleme imkanı sunuyor. Buzul Devrinden (M.Ö. 23 bin -M.Ö.19 bin )Yabani Tahılların keşfine (M.Ö. 19 bin – M.Ö. 11 bin), ilk köylerden (M.Ö 11 bin -M.Ö. 95 bin)Göbeklitepe’de bulunan Neolitik Döneme ait replikalar eşliğinde bu geniş zaman dilimine ait fikir sahibi oluyorsunuz. Ardından o çok beklenen ana yavaş adımlar ile yaklaşıyoruz.
Şanlıurfa Müzesi ve Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından 1995 yılından bu yana sistematik bir şekilde kazılan bölge; çember şeklinde yapılardan oluşan tonlarca ağırlıkta T biçimli sütunlar ilk olarak dikkatinizi çekiyor. Konu sütunlar duvarların iç kısmındaki sıralarla ve kireçtaşı duvarlar ile sütunlar birbirine bağlanmış.
Göbeklitepe özel bölümleri de barındıran merkezi bir toplanma yeri adeta.
Kendisini özenle çok uzun süre saklamayı başarsa da Anadolu topraklarında yeryüzüne çıkan en eşsiz arkeolojik elmas. Sükunet, huzur ve benzeri pek olmayan bir heyecan ile kalıntıları seyre dalıyoruz.
Mezopotamya’da , Peygamberler kentinde kayıtlı en eski uygarlığı canlı görebilmekte lütuf bizlere…
Son dönemlerde özellikle Amerika, İngiltere ve İsrail’den misafirlerin ilgi odağında. Üniversitelerin eğitim programlarında , tarihi döngüde başlangıç olarak kabul edilmeye başlanmış bile çoktan.
Sabahtan öğleden sonraya kadar süren emsalsiz gezi bizi epey acıktırıyor. Bize bahane de gerek.
Şanlıurfa merkezinde hal içerisinde ; Altın Lokanta’da soluğu alıyoruz. Öncelikle lahmacun sipariş ediyoruz. Kenarları çıtır ve ince hamurlu. Kıyması bol. Daha kalın ve kuyruk yağı katkısı fazla olan lahmacun tercihim. Sonrasında patlıcan kebap ve sade kebap masamıza konuk oluyor. Biberler son derece acı fakat lezzetli. Domates sulu kalmış dışı dengeli kızarmış. Patlıcan kabuğu olması gerektiği gibi buruşmuş. İçinin yumuşaklığı ve yağını güzelce saldığını anlıyoruz. Köz tadı kararında. Kıymanın içi hafif sulu. Genel bir yorum yaparsak; yağ ve ateş dengesi tutmuş ;ne çiğ ne kuru. Ayranı bir miktar tuzsuz. Son derece makul bir hesap ödeyerek işletmeden ayrılıyoruz.
Daha önce Şanlıurfa otogarı olan şu an da Şanlıurfa Müzesi olarak faaliyet gösteren müze turumuza başlıyoruz. Ciddi zaman ve merak ayırmak gereken bir müze burası. Özellikle Göbeklitepe ile alakalı parçaların yanı sıra Karahantepe’de bulunan heykeller hem merak uyandırıcı hem de derinden etkileyici.
Sırtında Leopar Taşıyan İnsan Heykeli(Karahantepe),Göbeklitepe’de bulunan boyalı son derece iyi bir işçilik detaylarına sahip domuz heykeli, Totem Kadın figürlü parça gibi muazzam tarihi eserler müzede önünüze çıkabilecek onlarca sürpriz eser arasında.
Müze gezimizi sonrasında, yakınında Şanlıurfa’da sınırlı yeşil alandan birisi olan park etrafında şehrin havasını soluyoruz.
Akabinde otelimize geçiyoruz. Keyifli sohbetimizi yaparken açlığımızı bu kez otelin mutfağına ait borani ve lahmacun ile gideriyoruz.
Ama masada iken aklımda ertesi gün sabah gideceğimiz Tiritçi Nabi Usta var. İyi bir dinlenme sonrasında sabah 7 civarı orada soluğu alıyoruz. Tiritin tabanında boş ,küçük mantı tanelerine benzer hamur ,üzerine et ve ilik suyu, yoğurt ve lif lif dana koldan et parçaları ekleniyor. Türkiye’de başka yerde aynı tadı alamadığım Şanlıurfa’nın muazzam biberi ile servis ediliyor. Lezzetli, güçlü ve midenizi hiç yormayan gerçek bir yöresel lezzet. Arası olmayanlar için leziz bir mercimek çorbası da mevcut. Sabah saat 9 gibi kapanıyor.
Karnımızın pasını sildikten sonra yola koyuluyoruz. Yapımına 1983 yılında başlanan 1992 yılında tamamlanan Fırat Nehri üzerinde Ş.Urfa-Adıyaman arasında Gap projesi kapsamında yapılan dev tesis dünyanın en büyük toprak dolgu barajı.
Üst tarafında küçük bir taraftar tribünü dikkatimi çekiyor. Bir ıssızlığı var. Öğreniyoruz ki triatlon yarışmasında Atatürk Barajı gölüne giren iki kişi boğuluyor. Sonrasında bir daha herhangi bir etkinlik düzenlenmiyor.
Tribünlerin sessizliğinin nedeni bu dramatik gerçek.
Hemen yakınında aile işletmesi olan konaklama yerinde etrafı izlemeye koyuluyoruz. İçeride bacası olan eski tip sobanın ısısı o kadar güçlü ki üzerimizdeki montların fermuarlarını açıyoruz.
Hicaz narından yapılan(Karaköprü narlıktır,güzellik bir varlıktır türküsü aklımdan geçerken) bugüne kadar içtiğim en güzel nar suyunu bu işletmede tadıyoruz.
Ardından yolumuza devam ediyoruz. Saklı cennet olan Fırat Nehri kıyısında yer alan Halfeti’ye doğru yol alıyoruz. Çıplak bir coğrafyada fıstık ağaçlarının son derece estetik görüntüsü eşliğinde ayrı bir rüyaya dalıyoruz.(Urfa’nın; Antep fıstığının en yüksek üretim yeri olduğunu da belirtmek istiyorum)
Ve nihayet Halfeti’ye varıyoruz. Hititler, Asurlar, Romalılar ,Bizanslılar ve Osmanlı döneminde yerleşim görmüş müstesna bir nokta burası.2000 yılında Birecik Barajı suları yükselince önemli bölümü Fırat altında kalıyor. Evler ,camiler sulara gömülüyor. Halfeti’de büyük tekne turları ile bahsettiğim yerleri görebiliyorsunuz.
Yöresel müzikler ve müthiş Eşkıya filminden ezgiler eşliğinde Batık Minare, Eski Rumkale yolunu kendi sessizliğinde seyre dalıyoruz. Baskın ne duygu var derseniz hüzün var burada. Kayıp bir yurt. O gün havanın griliği de duyguları harmanlıyor belki de.
Ardından yeniden yola koyuluyoruz. Birecik ilçesine doğru ilerliyoruz.
Bu kez Gül Baba’da patlıcan kebabı ve haşhaş kebabının peşindeyiz. Koruk suyunda terleyen patlıcan kebabını tatmak için gidilen kutsal yol denilebilir mi? Denilebilir…
İri kemer patlıcan ,zırhla çekilmiş kuzu kıyması ile bütünlük kazanmış. Patlıcanın kabukları kararmış fakat içi yumuşacık. Etin sululuğu ve yağlılığı patlıcanın is kokusunu dengelemiş.
Haşhaş kebabı ;hafif acılı ,yağ ve doku unsurları ile şahsına münhasır bir lezzet.
Çiğ köftenin neredeyse endüstriyel hale gelmeye başladığı günümüzde burada tattığımız çiğ köfte ders kitaplarına girebilecek düzeyde. Yoğurma süresi uzun ,tat katmanları olan son derece pürüzsüz forma sahip.
Haşhaş kebabı ;hafif acılı ve yağlılığı ile ayrı bir lezzet. Yeşil ve kırmızı biber, sap kısımları alınan maydanoz ve sarımsak ile hazırlanan sulu aynı zamanda hafif yumuşak bir et. Gerçekten usta işi.
Memnun kalarak Gül Baba’dan ayrılıyoruz.
Ardından şehir merkezine doğru yol alıyoruz. Hz.İbrahim’in Nemrut tarafından ateşe atıldığı, ateşin suya , odunların balığa dönüştüğüne inanılan bölge burası. Mistik ve sessizliği ile manevi yönü ağır basan bir nokta.
Aynı kutsal alanın içinde Mevlid-i Halil Cami yanısıra Hz.İbrahim’in doğduğu mağara mevcut. Buradaki ziyaretimiz sonrasında Kuşcular Kahvesi ve çevresinde turlamaya devam ediyoruz. Güvercin satışları ve mezatlarının olduğu enteresan bir kent. Güvercin çeşitliliği ve cinsleri etkileyici. Kuş satan bir dükkanın önünde 20’li yaşlarda bir genç ile sohbet ediyoruz. Ara ara sadece güvercinleri izlemek için geldiğini aktarıyor.
Tarihi bölgenin üzerinde ciğer dumanları hakim. Sabahtan gece geç vakte kadar açık ciğerci dükkanlarını görünce şaşırmayın. Aklı ,kalbi, mideyi besleyen manevi kimliği olan bir şehir burası.
Son olarak Paflar Ciğere giderek finali yapıyoruz.
Kuzu ciğeri dışı güzel mühürlenmiş kurumadan sulu kalmış. Ciğer parça boyutları dengeli. Eşlikçileri olarak gelen köz biber ve maydanoz keyfi perçinliyor.
Terbiyesiz tavuk kendine özgü bir sosu olan sulu ve yumuşacık bir lezzet. Bu işletmeden memnun ayrılmamanız biraz zor.
Ş.Urfa’da aklımda kalan ciğerlerin başında burada tattığımı sayabilirim.
”Her zaman suyun içinde olabileceğimizi hissettiğinizden biraz daha uzağa gidin. Derinliğinizi biraz aşın ve ayaklarınızın dibe değdiğini hissetmediğinizde heyecan verici bir şey yapmak için doğru yerdesinizdir”der David Bowie.
Ülkemiz içerisinde batıdan doğuya biraz uzak gittiğinizde derinliğin verdiği heyecanı gerçek anlamda hissetmek istiyorsanız Şanlıurfa en isabetli istikametlerden.
This entry was posted in Uncategorized

