”Dünyanın kaliteli elmaslarının birer tarihi, macerası vardır. Bu arada bazıları kanlı ve uğursuz olarak meşhurdurlar. Türk hazinesinde Kaşıkçı Elması diye anılan değerli taşın hikayesi, 18. asrın müverrihlerinden Raşid, şöylece naklediyor:1669 yılında İstanbul’da Eğrikapı çöplüğünde dolaşan baldırı çıplak takımından bir adam yuvarlak bir taş bulur. Bir yaymacı kaşıkçıya giderek üç tahta kaşığa değişir… Kaşıkçı götürür, bu taşı bir kuyumcuya on akçeye satar. Kuyumcu taşı arkadaşlarından birine gösterir; kıymetli bir elmas olduğu anlaşılınca beriki sus payı ister…Aralarında kavga çıkar… Mesele kuyumcubaşıya akseder. Kuyumcubaşı kavga edenlerin eline birer kese akçe vererek taşı alır… Ancak bu sefer de vakayı Sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa duyar, taşın kendisi için satın almaya hazırlanırken mesele padişaha akseder. IV. Mehmet, bir hatt-ı hümayunla elması saray-ı hümayuna getirtir ve saray elmastıraşına verilir. Eğrikapı çöplüğünde bulunan taş işlenince meydana 48 kıratlık nadide bir elmas çıkar…Kuyumcubaşıya kapıcıbaşılık rütbesiyle bir kese bahşiş ihsan olunur. Kaşıkçı Elmas’ın Eğrikapı çöplüğüne nasıl düştüğü tarihin bir sırrı olarak kalmıştır’’şeklinde aktarır Reşad Ekrem Koçu İstanbul Hikayelerinde…
Elmas gibi içerisinde hazine barındıran şehirler vardır. Tarihi, kültürü , insan hikayeleri ile sizi içerisine alan. Ehil ve doğru kişilere teslim edildiğinde, taş işlemi ile içerisindeki nadide elması ortaya çıkarılan.
Eskişehir tam olarak böyle bir şehir.
1990’ların sonu itibari ile usta idarecisi eli ile kendisini dönüştüren; ışığını bulan , aydınlığı ile aklınızı güncelleyen , ülkemiz içerisinde şu an itibari ile ileri bir Avrupa kenti görünümünde olan tek kent.
Bu şehrin sokaklarında damağımızın da mutlu olacağını düşünüyorum. Haklı da çıktığımı düşünüyorum.
Öğle vaktine yakın Yusufeli Çorum Yatık Dönere uğruyoruz. Özellikle ilk kesimi tercih ettiğimiz için bu vakitte geliyoruz. İçerisi hafiften dolmaya başlıyor. Benim gibi düşünenler az değil. Meşe odunu yanarken yatık dönerin aheste bir şekilde dönüşünü izlemeye başlıyoruz.
Öncesinde mevsimine göre son derece lezzetli bir domatesin yanında soğan ve pide ile servise başlanıyor.
Yatık döner Dana antrikot ve kontrfileden hazırlanıyor. İyi dinlendirilmiş. İçi yumuşak , dışı kıtır. Et lifli. Dışı hafif karamelize. Biraz daha yağlısını tercih ederim fakat lezzetli.
Soğuk Eskişehir havasında çikolata bazlı bir tercihin yatık dönerin sonrasında fena olmayacağını düşünüyoruz.
Grandemaia Bakery pastanesinde sakin bir öğle vakti sandalyemize kuruluyoruz. Fransız ve İtalyan tatlılarının yanı sıra Alman tatlı ve çörekleri, sandviç çeşitleri gibi farklı alternatifleri menüsünde barındırıyor.
Profiterol sipariş ediyoruz. Akışkan bir kreması var. İçini sonuna kadar doldurmamış. İyi kabarmış ve kıvamı gayet güzel. Formu düzgün. Şeker seviyesi son derece yerinde. Direk çikolatadan hazırlandığı aktarılan sosu Fransız usule göre biraz fazla. Bana göre fazla değil ama… Bu düzeyde bir profiterol henüz ülkemizde yemedim. İkincinin hatırı kalmasın diye bir porsiyon daha söyledik.
Nehir kenarında biraz yürüyüş ile midemizi dinlendiriyoruz.
Sonrasında Petifurcu lalezar pastanesine uğruyoruz. Petifur , leblebi kurabiyesi, taze cevizden nuga helvası ve mozaik pastası bu işletmenin lezzetleri. Petifür ; choux(tereyağı,su ,un ve yumurta ile yapılan içi boş bir hamur tipi) hamuru içerisinde iki farklı tip sütten pastacı kreması doldurulan üzerine Hindistancevizi ve çikolata eklenen oldukça hafif bir lezzet.
Damağımız kahve istemeye başlıyor. Kokopelli Coffee’de bir mola veriyoruz. Sıcak tasarımı ,ahşap tasarımları hoş. Burası spesiyal kahve alternatifleri ve nitelikli çekirdekleri ile gerçekten iyi bir nokta. Kahvenin derinliğini hissettiriyor size. Sunumu da güzel. Kolombiya Purple Monteblanco denedim. Muz , vanilya ve ananas notalarının yanısıra bitişinde mango ve çikolata hissediliyor. Kahve ile biraz aranız varsa yolunuzu düşürmeniz sizi mutlu edecektir.
Öğleden sonra 1967’de kurulan Nazar Kebap-Kebapçı Ali’ye geldik. Klasik bir nokta Eskişehirliler için. İnce kesilmiş et döner üzerinde yüksek ısıda eritilen tereyağı ile servis ediliyor. Pidesini özellikle kıtır olarak istedim. Güzel. Malzeme kalitesi iyi ama bana göre et daha yağlı olabilir. Sos dağılımı bir miktar düzensiz.
Ertesi günün sabahını iple çekiyordum. Nedeni ise Çiğ börek. Es alpu bu işin üstatlarından.Güleryüzlü bir işletme sahibi var. Son derece basit görünen ama güzelini yapmanın gerçekten zor olduğu bir lezzet. Un , su ve tuz ile hazırlanıyor. Hamurun işlenme süresi 24 saatten az. İçerisine dana kaburga , soğan,karabiber ve tuz ekleniyor. Ayçiçek yağı ile tüpte 15 saniyede pişiyor. İç suyuna sorpa deniliyor. Sorpa çorbası da yapılıyor. Hamurun son derece ince açılmış. Yüzeydeki kabarcıklı yapısı ve altın kahverengi rengi dengeli piştiğinin kanıtı. İç dolgu sulu. Nefis…
Tüm bu noktaların fiyatları İstanbul, Ankara ve İzmir’e göre genel itibari ile makul düzeyde.
Soğuğun daha az olduğu günlerde Eskişehir’i gezmek daha da keyifli ama.
‘’İçimdeki düşünce kalıplarımı değiştirmek zorunda kalabileceğim aklıma geldi…Daha önce izin vermediğim olasılıklara inanmaya başlamak zorunda kalacağımı , yaratıcılığımı çok dar , kontrol edilebilir bir ölçekte kapattığımı…Bazı şeylerin çok aşina olduğunu ve kendimi şaşırtmak zorunda kalabileceğimi.’ diyor Bob Dylan…
Düşünce kalıplarını değiştirebilmek , izin vermediğimiz olasılıklara olanak tanımak fena fikir olmasa gerek.
Vizesiz olarak ülkemiz içerisinde de gezip görmeye değer hoş şehirleri de görmeyi es geçmeyelim…
This entry was posted in Uncategorized


